Content area
Abstract
Türk figüratif resminde 1960’lara kadar olan geçen sürede biçimsel kaygıların ön planda tutulduğu görülmektedir. 1960’lı yıllarda Türkiye ve dünyada yaşanan toplumsal ve evrensel düzeyde yeni bir dünya düzeni yaratma tasavvuru kendini resim sanatında da göstermiş, sanatçılar figüratif resme evrensellik-yerellik bağlamında farklı açılımlar getirmişlerdir.
Andre Lhote atölyesindeki geç Kübist öğretiyi hem kendi sanat anlayışları hem de eğitim anlayışlarında benimseyen d Grubu sanatçıları, ilk ciddi tepkiyi öğrencileri olan 68 Kuşağı Sanatçıları’ndan görürler. Bu sanatçılar, figürün anlatımcı olmaması gerektiği düşüncesine karşı çıkarak Paris’te tanıştıkları Varoluşçuluk akımının da etkisiyle anlatımı temel alan figüratif bir anlayış geliştirmişlerdir. Türk resminde insana dair tüm olgulara gönderme yapan figüratif bir anlatımın öncüsü olmuşlardır. Bu sanatçılar, bireyin içsel çalkantılarını, arzularını, hırslarını kısacası varoluştan getirdikleri tüm özellikleri figüratif bir anlatımla yansıtırlar.
Türk resminde toplumsal gerçekçilik, 1960’larda Neşet Günal ile birlikte kırsal kesimdeki insanların yaşadığı zorlukları konu alan ve biçim yönünden anıtsal figüre dayanan bir anlayışla temsil edilmiştir. Günal, anlatımın yanı sıra biçim üzerine de çalışmalar gerçekleştirmiştir. Atölyesindeki eğitim anlayışını figüratif anlatım ilkesi üzerine kurmuş ve biçim ile özün birbirini tamamlaması gerektiğini söylemiştir. Bu eğitim anlayışı, figüratif resmin, taklitçilik anlamına gelmediğini, öğrencilerin, biçimsel yönü güçlü akademik bir eğitimden geçtikten sonra kendi ilgi alanları doğrultusunda özgünlüklerini bulabileceğini savunmaktadır. Bu atölyeden mezun sanatçılar konusunu yerel kaynaklardan alan biçimsel özelliklerini ise sanat tarihi mirasını yadsımadan oluşturdukları kompozisyonlar ile etkili olmuşlardır. Bu temele dayanan eğitim anlayışlarını kendi özgün yönelimleri doğrultusunda gerçekleştirmişlerdir. Yerel kaynaklardan beslenen sanatçılar arasında nesnel bir tutumla ele aldığı günlük sahnelerle Nedret Sekban ve sosyo-psikolojik etkiyle resmettiği halktan sıradan insanlarla Hüsnü Koldaş bu atölyenin mezunlarıdır. Kemal İskender ise sanat tarihsel birikimi kendi oluşturduğu kurgusal gerçekliklerle yansıtmayı tercih etmiştir. Bu atölyeden mezun olmayan ancak biçim ve duyarlılık alanında bu atölyenin yöneldiği insan ve toplum gerçeğini yansıtan kompozisyonlarıyla Özer Kabaş bu atölye ve onun mezunlarıyla sanatsal yakınlık kurmuş bir sanatçı olarak karşımıza çıkmaktadır.
Günal atölyesinin ilk mezunlarından olan ve onun Akademi’den ayrılmasından sonra atölyesini devralan Neş’e Erdok, konunun toplumsal yönünü seçtiği figürlerde göstermektedir. Ancak bu kişiler, kırsal kesimden değil, İstanbul’un şehir hayatının içinde görülen kıyıda köşede kalmış tiplerdir. Figürlerini, anlatımına uygun olacak şekilde ele alan Erdok, Varoluşçu düşüncenin de etkisiyle modern insanın psikolojik durumuna dikkat çekmiştir. Erdok, bu atölyenin mirasına uygun düşecek biçimde hocasına paralel bir eğitim anlayışıyla, rengin ikinci plana itildiği desene dayalı akademik bir eğitimin sürmesini sağlamıştır. Sosyal ve psikolojik gözleme dayalı çalışmalarıyla İrfan Önürmen ve Ahmet Umur Deniz bu atölyenin mezunları olarak dikkat çekmektedir. Günal ve Erdok atölyesinden mezun sanatçıların açtıkları grup sergileri ve yayınladıkları manifesto niteliğindeki yazılar düşünüldüğünde sahip oldukları miras temelinde özgünlüklerini ortaya koyan bir sanatçı birliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Akademi’de uzun yıllar görev yapan Günal ve Erdok, çağdaş Türk resim sanatında anıtsal figüre dayalı anlatımı temel alan bir gelenek oluşturmuşlar. 1980’li yıllarda mezun olan ve bu gelenekten gelen öğrenciler, figüre çok daha öznel anlamlar yükleyerek bu anlatımı zenginleştirmişler, toplumsal gerçekçi figüratif anlayışın yanı sıra figürü kurgu ve kompozisyon gibi unsurlarla ele alıp farklı anlam ve anlatım arayışlarına yönelmişlerdir.
Türk resminde hiciv geleneğinin öncüsü olan Cihat Burak 1960’lardan 1990’lara varan üretimlerinde sosyal ve politik içerikli resimler üretmiştir. Konusunu toplumsal ve politik gerçeklerden alan sanatçı, kompozisyonlarını oluştururken kendi imge dünyasından yararlanmış ve özgün bir dil yaratmıştır. Neşet Günal atölyesinden mezun olan Mevlüt Akyıldız, atölyenin gözleme ve yerel konulara dayanan anlayışını hiciv ve güldürü unsurlarıyla zenginleştirmiş ve bu geleneği 1980’lerden günümüze kadar sürdürmüştür. İkisi de tarihsel olay ve olgulara hem konu hem de teknik yönünden güncel olanla bir köprü işlevi yükleyen bu sanatçılar, resimlerinde mizah duygusunu ön plana çıkarırken toplumsal sorunlara dikkat çekmişlerdir.
1980’li yıllarda sanatçılar, modernizmin çöküşü ile birlikte insanı temel alan hümanizm düşüncesine şüpheyle yaklaşmış, modernizmin, insanı akıl ve bilimin ilkeleri ile açıklamaya ve anlamaya çalışan sistematiğine karşı çıkmışlardır. Ulus, kimlik ve diğer kavramları sorgulamaya başlayarak, bu zamana kadar Türk resminde biçim ve teknik yönünden Batı’yı temel alan yaklaşımının yanına Doğu kültürlerinin, insanı kavrama ve ele alma anlayışını koyarlar. Batı düşüncesinin temelini oluşturan aklın ve bilimin yerine, Anadolu ve Doğu kültürlerinin sezgisel ve mistik değerlerini koymuşlar, insanı ele alan figüratif çalışmalarında biçim ve anlatımı şekillendirirken bu değerlerden faydalanmışlardır. Benimsedikleri sezgisel ve mistik değerlerle figüratif anlatımda fantastik görünümlere ulaşmışlardır.
1980’li yıllarda tüm dünya ile eşzamanlı olarak Türkiye’de Yeni Dışavurumculuk rüzgârı esmeye başlar. Yoğun ve serbest boya kullanımı ile sanatçıya özgürlük tanıyan bu figüratif akım, Özdemir Altan ve Adnan Çoker gibi sanatsal alanda güncel olanı destekleyen atölyelerin de katkısıyla Akademi ve Akademi dışından sanatçılar tarafından temsil edilmiştir. Sanatçılar, toplumsaldan bireysel olana güncel olandan tarihsel olana uzanan çeşitlilikte konulara yönelmişler, akımın resim anlayışını temel alarak kendi belirledikleri konu ve ifade etme biçimleri açısından öznel yaklaşımlarını ortaya koymuşlardır. Sanatçılar, yerel konulardan evrensel konulara, sanat tarihinde yer edinmiş yapıtların güncel uyarlamalarından ucu soyuta ve kavramsal sanata dokunan çeşitlilikte çalışmalar gerçekleştirmişlerdir. Yeni Dışavurumculuğun sanatçıya tanıdığı sınırsız ifade alanından yararlanmışlar, malzeme ve teknik anlamda Türk resmi açısından yenilikçi deneylere girişmişlerdir.
Bu dönemde yükselişe geçen Feminist düşünce, Yeni Dışavurumcu kadın sanatçılardan Hale Arpacıoğlu, Arzu Başaran ve Tomur Atagök’ün yapıtlarında etkisini göstermiş, sanatçılar kadının toplumsal, cinsel ve ruhsal rolüne dair gerilim ve çelişkileri eserlerinde yansıtmışlardır.
Resimlerinde Feminist düşünceden beslenen bir diğer sanatçı ise Fotogerçekçilik akımının kararlı temsilcisi Nur Koçak’tır. Yusuf Taktak’ın gerçekleştirdiği otoportre çalışması ile Fotogerçekçilik Türk resmine girmiş, akımın örnekleri ile yurtdışında tanışan Nur Koçak ise 1970’li yıllardan günümüze akım kapsamında çalışmalar üretmiştir. Kadın cinselliğinin teşhir nesnesi olarak artan kullanımı sanatçının resimlerinde işlediği konuların başında gelmektedir.





